02 Aralık 2010
Hep Aynı
22 Ağustos 2010
Kaybolsam !
22 Haziran 2010
ölüm-hayat
07 Şubat 2010
yok
Gitme! diyecek yüzüm yok.
Her şeyi anlatacak gücüm,
Kalacak yerim yok.
Özleyecek halim,
Söyleyecek bir tek sözüm yok.
Kalsan da, yanında yerim yok.
Sana verecek bir selamım bile yok.
Geçen bunca zamandan sonra,
Sana nefretim çok,
Sevgim yok.
Ama şimdi gidiyorsun ya,
Sanki her şey birçok kez olduğu gibi
Bir kez daha bitiyor.
Bunun diğerlerinden ne farkı var?
Cevabım yok.
06 Ocak 2010
yeni yeni yeni !!!
25 Aralık 2009
BEKLE !
13 Ağustos 2009
ayrılırken...
Sayılı gün çabuk geçer derler. Hakikaten öylemiş. Bu dünyanın bir ucuna geldiğim günüdaha dün gibi hatırlıyorum. Geri dönüş günüme 180 küsur gün olduğunu ilk hesapladığımda ne çok gelmişti. İlk geldiğimde tedirgindim, sonra heyecanlı, ardından endişeli, çoğu kez mutlu oldum. Ara sıra hüzünlü, hep özlem duydum ama hiç pişman olmadım. Son günlere geldiğimde geri dönüş için tekrar heyecanlı aynı zamanda bu mutlu ve güzel günlerin bitiminde yine hüzünlü burada da bir ailemi bıraktığım için. O kadar çok şey öğrendim ki ingilizce dışında. Hiç kimse için hiçbir şey olmadığın bir yerde yaşamanın ne demek olduğunu, sadece dili kullanmak için konuşmak ama dinlememek ve dinlenmemeye alışmanın ne acı verici olduğunu. Bazen arkadaşım dediğin insanların sadece günaydın ve hoşça kal dediğin insanlardan ibaret olduğunu. Kendi dilini konuşanların bile iki çift umut verici sözcükten insanı mahrum bıraka bildiklerini öğrendim. Gerçek yanlızlığın ve özgürlüğün ne olduğunu öğrendim, gittiğin bir yerde dünya üzerinde o an orda olduğunu bilen herhangi birinin bile olmadığını hissetmenin vazgeçilmezliğini anladım. Ben burada Dünya ile tanıştım, her ülkeden, her kültürden insanlarla tanıştım ve temelde herkesin aynı olduğunu yaşayarak gördüm. Bu savaşlar bir kez daha büyük derece anlamsızlaştı gözümde.
Sayılı çabuk gün geçti ve bitti. Bundan sonra ki yapacaklarım için elimde sayılı bir gün olmadığına göre sadece gelen günü mutlu geçirmek esastır. Nerede biteceğini bilmiyorsan durup beklemek manasız sadece devam edeceksin, yorulmadan, bıkmadan ve durmadan. Bunu yapabilmek için dönüyorum, tüm öğrendiklerimle…
06 Mayıs 2009
geliyorum...
“Bazen kalbimde, bazense midem de hissettiğim kocaman, karanlık bir boşluk var içimde. Ve bu boşluğa düşmemeye çalışan küçük br kız…” Yıllar önce yazmıştım bu satırlar ve sanırım yanlışlıkla bu karanlık boşluğa düştüm ben. Biliyorum, biliyorum… aylar sonra benden beklediğiniz yazı böyle başlamamalıydı. Ama neden olduğunu açıklıyayım. Biliyorsunuz, uzaklara çok uzaklara geldim ben. Dünyanın bir ucu dediğim bu yere gelirken, canımı acıtan herşeyi geride bırakmayı ve sadece umudumu yanımda getirmeye kararlıydım. Bavullarımı toplarken kuzenimin söylediği “yeni bir hayata başlıyorsun, yanında bu kadar şey götürmene gerek yok!” sözlerine kızmış olsamda, eşya olarak değil ama tüm canımı sıkan duygu, düşünce ve davranışlarımı çoktan kutulara yerleştirip eski odamın bir köşesine kaldırmıştım. Benim için önemli olan buydu. Bunu sözde değil, gerçekten yaptığımı buraya geldiğimde anladım. Gerçektende bir çok şeyi bırakıp gelmişim buraya. Ama asıl sorumu bırakmadım tahmin edeceğiniz gibi. “Neden?” Bu soru kafamı meşgul ediyordu ama eskisine oranla daha yavaş yavaş. Yani sanki cevabı bulmasının acelesi yokmuş gibi. Buranın temposuna uymuş gibi.
Bu aya kadar geride bıraktıklarımından biri de kendimle uğraşmamaktı. 2 ay kadar kendimi rahat bıraktım. Gerçekten çok huzur verici, rahatlatıcı bir şeymiş. Ama bir süre sonra herşey anlamsızlaşıyor, yani kendinle uğraşmadıktan, kendini anlamaya çalışmadıktan sonra benim için hayat bir anlam ifade etmiyor. 2 aylık tatil güzeldi ama buaraya kadar. Bu ben değilim, olamam. Ben sorular sormaya devam edeceğim ve cevapları bulamamaya. Nasıl otobüsten inerken şoföre teşekkür etmeye, bankada, markette, her yerde tek sıra halinde sıraya girmeye, barlarda sigara içelmediği gibi sokak kaldırımlarınında sadece yol kısmında sigara içilebildiğine kısacası bu kadar düzene inanmıyorsam, benimde bu boş, durağan hayatta yaşayabileceğime inanmıyorum. Karmaşadan vazgeçmem asla. Karmaşa varsa, çözülecek bir şeyler vardır ve çözülecek bir şeyler varsa orada uğraşılacak, çabalanacak şeyler vardır, anlaşılması gereken ve anlatılması gereken şeyler, işte ben tam da ordayım. Bundan vazgeçmem, vazgeçemem…
Bu kadar uzun lafın kısası ben geri döndüm, fiili olarak değil, daha var ama şimdiden hissedebilirsiniz. Geliyorum…
08 Şubat 2009
gidiyorum...
Gidiyorum… Sanırım… Öyle görünüyor şimdilik. Hiçbir şey için büyük konuşmak istemem. Ama gidiyorum…
Dünyanın bir ucuna hem de. Hani şarkılarda, film repliklerinde geçtiği gibi değil. Gerçekten dünyanın bir ucu… 20 gün sonra bir okyanusun boşluğuna ve sonsuzluğuna bakıyor olacağım. Ama gökyüzü hep aynı kalacak, bulutlar, yağan yağmur damlaları aynı şekilde ıslatacak beni. Güneş aynı şekilde yakacak belki biraz derecesi az olacak ama yine oksijen solumaya devam edeceğim belki daha temiz olacak. Dünyanın bir ucu da olsa ben yaşamaya devam edeceğim, nefes almaya devam ettiğim sürece dünya hep aynı olacak, etrafımdakiler değişse de. Ben, beni yanımda götürdüğüm sürece her yer bana ait olacak biliyorum. Özleyeceğim. Birçok şeyi... Ailemi, arkadaşlarımı, yatağımı, odamı, kitaplarımı, filmlerimi, İstanbul’u, boğazı, Bursa’yı… Ne çok şey varmış özleyeceğim. Ama umudum var. Oradan dönerken özleyeceklerimin en az bunlar kadar hatta daha fazla olması için. Çok kısa bir zaman önce hiçbir şey yapacak gücüm ve umudum yokken, şimdi o sonsuz okyanustan yardım bekliyorum. Bana huzuru versin, orada yaşamak için bir umut versin ki yaşabileyim.

05 Ocak 2009
karanlığın ardında ne var?
“Büyük bir boşluk… Bazen midemde hissettiğim, bazense de kalbimde. Simsiyah, büyük bir boşluk… Çoğu zaman bu boşluğun uzağından geçmeye çalışan küçük bir kız var içimde. Ama bazen uçurumun kenarına gidiyor. Boşluğa bakıyor. Biliyor göremeyeceğini hiçbir şey ama yine de bakıyor. Kızıyor bazen bana, onu kaybettiğim için. Uçurumun kenarında, karanlığa bakarken buluyorum onu. Parmak uçları boşlukta, bir milim daha ilerlerse düşecek. Çoğu kez onu kurtarıyorum. Fakat bazen aklımdan sorular geçmiyor değil. Düşse boşluğa diyorum, karanlığın içine… Ne olacak? Karanlığın ardında ne var? Belki de iyi şeyler… Hep korkutuyor karanlık insanları. Ne olduğunu bilmediğimiz için belki de. Hiç tanımadım öyle cesaretli birini. Kimse merak etmiyor mu karanlığın ardında ne olduğunu? Her karanlığın içinde bir aydınlık, her aydınlığın içinde bir karanlık var mı? Cesaretli olmalı mı?”
Bu paragrafı 2003 yazında yazmıştım. Dün gece gördüğüm kötü rüyanın etkisiyle sabah ezanında uyanınca aklıma gelen ilk şey bu paragraftı. Döndüm, döndüm ama uyuyamadım. Böyle zamanlarda en iyisi içindekileri kusmaktır. Kalkıp defteri ve kalemi aldım elime. Başladım yazmaya. Yazdıklarımın tümü yazmayacağım. Başta yazdığım paragrafın neden aklıma geldiğini söylemem gerekirse; gölgelerin gittiği, bulutların dağılmaya yüz tuttuğu şu günlerimde net olarak gördüğüm bazı şeyler var. Biliyorum ki karanlığın ardında ışık yok sadece daha da karanlık var. Zamanla karanlığa alışıyorsun, sanki her yer aydınlanıyormuş gibi geliyor. Hâlbuki karanlık sadece karanlıktır. Biliyorum…
03 Aralık 2008
neden yazıyorum?
Yazma içgüdüsünün doğuştan gelen bir güdü olduğunu sanmıyorum. Böyle olsaydı ilk insanlar bunu nasıl yapacaklardı? Ama biz bugün biliyoruz ki insanoğlu ilk dünyada var olduğundan beri bir şeyler anlatmak istemiş, kendinden sonrakilere bir şeyler bırakarak hep bir paylaşım içinde olmuştur. Mağara resimleri, kap kaçaklar, süs eşyaları vb. Günümüzde de ardında bir şeyler bırakma ve paylaşma isteği devam etmektedir. Herkes bunu çeşitli şekilde yapıyor. Ben de yazarak ve görselleştirerek yapıyorum. Bu benim için bir ihtiyaç. Yazarak içimdekileri döküyorum ama gerçekten döküyorum. İçimin tüm çürümüşlüğü, kokuşmuşluğu ile beraber döküyorum. Kendimi tazeliyorum. İçimden az önce çıkardığım, çıkardığım andan itibaren iğrenmeye başladıklarıma bakıyorum. Tekrar tekrar okuyorum. Çürümeye neden olan o çürük yumurtayı arıyorum. Çünkü o hala içimde biliyorum. Bazen onu buluyorum ve atmaya çalışıyorum. Bazen bulamıyorum, o yumurta bana bir yazı daha yazdırıyor, sonra belki bir tane daha. Belki hiç çıkmayacak, belki de bir gün bulup atacağım. Bilemiyorum. Bildiğim bir şey var ki, hangi çürük yumurtayı atarsam atayım içimin boş kalmasını istemiyorum. İçimi çürüten, çürüyünce acı verip dışarı atmamı sağlayan böylece de bana yazı yazdıran o çürük yumurta her zaman var olsun. O çürük yumurtayı seviyorum…27 Kasım 2008
...

06 Kasım 2008
kuyu

Bir adam vardı. Aslında adam demek ne kadar doğru bilmiyorum. Genç bir erkek. Hadi genç bir adam diyelim. Genç adam yakışıklıydı. Yani insanlar yolda dönüp bakarlar mıydı bilmiyorum? Ben bakanı görmedim ama eli yüzü düzgün hoş bir adamdı. Bir de genç bir kız vardı. Genç kızda hoştu, güzel sayılmaz ama hoş bir kızdı. Bu iki insanın hayatı hiç fark etmedikleri bir zamanda kesişti. Hatta birbirlerinin hayatında olduklarının bile uzun bir süre hiç fark etmediler. Sonra bir gün genç kız, genç adamı fark etti. “Bu adam da kim, neyin nesidir?” dedi. Genç adamı tanımak istedi. Tanıdıkça sevdi, çok sevdi. Kapıları genç kızın önce geçmesi için tutuşunu, genç kızın her sözünü gözünün içine bakarak dinleyişini, cep telefonunu cebinden çıkarışını, gözlüğünü düzeltişini, her şeyini çok sevdi.
Bir gün genç kız kendi yaşadığı şehrin en kalabalık caddesinde genç adamla karşılaştı. Genç adam siyah bir gömlek giymişti, konuşuyordu ama genç kız hiçbir şey duymuyordu. İşte o an bir şey oldu genç kıza, konuşamadı ve duyamadı. Genç kızın hayatının en güzel günü olmalıydı dimi? Ama öyle olmadı. Genç kız bir dönem her şeyden nefret etti. Ağlamadan, etrafındakilere bir şeyler anlatmadan duramıyordu. Ne hissettiğini kimseye tam anlatamıyordu. Genç kız kendi kendine “olmaz şimdi olmaz, hiç zamanı değil” diyordu. Sanki bir şeye fayda edecekmiş gibi. Genç kız ne kadar mücadele ederse etsin çıkamıyordu girdiği kuyudan, her çırpınışında daha da aşağı iniyordu. Sonunda dibe çakıldı. Karanlıkta kaldı. “Neden?” diye ağlıyordu. Neden? Yok muydu hiç çıkış, uzatmaz mıydı elini genç adam? Neredeydi şimdi, ne yapıyordu acaba? Sorulara cevap yoktu, olmayacaktı da. Kuyunun dibinde karanlıkta yalnızdı.
Genç kız, güç bulabildiği bazı zamanlarda tırmanmaya çalıştı. Bir gün kuyunun ağzında genç adamı gördü. Gelmişti. Tam ışıkta duruyordu. Genç kızla konuştu. Onu tutup çıkarmadı ama genç kızın kafasını dağıttı. Sonra gitti. “Neden gelmişti?” bir nedeni yoktu belki de öylesine gelmişti. Ama genç kız mutluydu, gelmişti ya yeterdi.
Genç kız bir gün gücünü toplayıp tırmandı kuyunun ağzına kadar. Çıkacaktı. Dışarıda hemen kuyunun yanında genç adamı bulma ümidi içinde büyük bir hevesle ilerliyordu. Birden genç adamın sesini duydu. Göremiyordu ama duyuyordu. Genç adam bir şeyler söylüyordu. Sanırım bir şeyler soruyordu. Genç kız anlam veremiyordu. Algılayamadı. Olamazdı öyle bir şey. Ne soruyordu böyle? Genç kızın elleri titremeye başladı. Kayacaktı düşecekti yine aynı hızla. Genç kız kaydı ve yere çakıldı. Her tarafı yara bere içinde kalktı. Ama en çok kalbi acıyordu. Göğsünü bir taşa mı sürtmüştü bilmiyordu ama en çok kalbi ağrıyordu. Işığa baktı sanki karanlık daha iyiydi. Sanki kuyu bir sığınaktı, dışarı çıksa başına gelebileceklerden korktu.
Genç adamı bir daha görmek istemedi genç kız. Ama yapamadı tabii. Genç kız hep söz verse de dayanamıyordu, sesleniyordu genç adama. Yüzünü göremese de sesini duyma, bir haber alma ümidiyle bir şeyler soruyordu sürekli. Genç kız sabırlıydı. Sabretti ve sonunda yüzünü de gördü genç adamın. Bir şey değişmedi tabii ki, genç kız en başından beri biliyordu gerçeği, bir şey değişmeyecekti. Her şey en başat nasılsa öyle olacaktı. Sormadan da duramıyordu. “Neden bu genç adam girdi hayatıma?”, “Neden böyle bir adam var dünyada?”
Hani bir çok genç kız hayallerindeki adam için bir çok şey ister ya. O su da olsun bu su da olsun. İşte sanki genç kızın elinde sihirli bir değnek olsa, kendi yaratabilecek olsaydı hayatının aşkını bu genç adamı yaratırdı. Ne eksik ne fazla her şeyi ile tammış gibi. Genç kıza “Sana öyle geliyor.” diyordu arkadaşları. Ama o inanmıyordu. Ve bu durum genç kızı çok korkutuyordu. En baştan beri farkındaydı, hissediyordu bir şeyler. Evet bu O’ydu. Uzun zamandır bekledi o işte hayatındaydı ve onu tanıyordu. Ama her şeyin farklı olmasını dilemekten başka çaresi yoktu genç kızın. Genç adama hiçbir şey söylemedi, söyleyemedi. Genç adamın ara sıra kuyunun başına gelmesi bile yetiyordu genç kıza. Gelmese sesini duymasa çürüyüp gidecekti kuyunun dibinde genç kız. Biliyordu bunu. Tazeliğini sağlayan genç adamın sesini duyma ümidiydi.

Genç kız bir gün artık bu kuyudan çıkmam gerek diye düşündü. Bir şeyler yapmalı ve çıkmalıydı. Genç adam elini uzatmasa da bir şekilde kurtulmalıydı oradan. Belki genç adam çok uzaklara gitse hani dönülmeyecek uzaklara, gelmeme ümidi ile son bir güç arkasından koşmak için çıkabilir miydi acaba. Düşünüyordu genç kız çok düşünüyordu, ne yapmalıydı? Bulamıyordu. Genç kız artık bir şey bilmez haldeydi, kalbi ağrıyordu ve yukarı çıkma gücü her geçen gün azalıyordu. Güç bulabildiği zamanlarda tırmandı. Saatlerce, günlerce direndi. Tırmandı, tırmandı, tırmandı… Genç kız, şu an kuyunun tam ağzında, dışarıda genç adam var mı bilmiyor, ben de bilmiyorum buradan görülmüyor. Ama bu noktaya kadar elini uzatan olmadı, ben görmedim. Umutla bekliyorum, dışarı çıkabilecek mi? Gücü kaldı mı? Bekliyorum, göremiyorum…
Salı

